Kullanıcı adınızı, şifrenizi ve aktif kalma süresini giriniz

normal_postGönderen Konu: Başşehir  (Okunma sayısı 2006 defa)

  • turban
Ümmü
Çevrimdışı
*
Bismillahirrahmanirrrahim
İleti: 502
Teşekkür Aldı 32

xx
Başşehir
« : 19 Mart 2015, 15:14:27 »

 

Başşehir

1872. Medine şehri İslâm’ın ortaya çıkışından çok önce mevcut bulunuyordu; ancak bu şehir, daha ziyade birbirlerinden oldukça uzak mesafelerle ayrılmış ve her biri kendisine ait ayrı mahallelere sahip olan kabile topluluklarının bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştı. Zira her bir kabilenin kendisine özgü evlerinin yanı sıra, bahçeleri, ziraat yapılan tarlaları ve hisarları vardı. Bu hisarlar esas itibarıyla bir ya da iki katlı bir kuleden meydana geliyordu (utûm: hisar; nebre: kat). Bir savaş halinde bunların içi hayvan sürüleriyle dolduruluyor, arta kalan yerlere ise kadınlar ve çocuklar yerleştiriliyordu. İslâm’dan önceki bu tür hisarların kalıntıları bugün de varlığını sürdürmekte olup, bunlardan özellikle Uhayha ibn el-Culâh’ın Utumu’d-Dihyân’ı ile Kâ’b ibn el-Eşref’in Hısn’ını zikretmek mümkündür. Bu ikinci tarihi eserde bir de suyu kuyusu vardır. Bu da hisarın uzun süren kuşatmalar için hazırlanmış olduğunu göstermektedir.

1873. Başlangıçta, şehrin doğu kesimlerinde, kuzeydeki Uhud dağı taraflarından, en güneydeki Evâlî’ye kadar uzanan bölgede Yahudiler oturmaktaydı. Bunların dinî hayatları Araplarınkinden ayrı olmakla birlikte, toplumsal yaşantılarında bir farklılık göze çarpmamaktaydı: Tıpkı Araplar gibi, her kabile kendilerine ait mahallelerde, ancak Araplardan daha görkemli bir şekilde ve çok sayıdaki hisarlarda oturuyorlardı. Arapça konuşuyorlar, ama bunu İbranî harfleriyle yazıyorlardı. Arap vakanüvislerin Beyt’ul- Midrâs adını verdikleri, adliye ve öğretim ihtiyaçlarının karşılandığı bir merkezleri vardı. Buradaki din görevlileri ve İbranîce bilen âlimler, eğitim ve hukukî danışma konularında kendilerini topluluğunun hizmetine adamışlardı. Nadir olmakla birlikte, içlerinde kendi dinlerini yayma gayretinde bulunanlar da vardı; bunun sonucu olarak, sayıları az da olsa, şehirdeki Arapların bir kısmı Yahudi dinine girmişlerdi. Bu durum özellikle küçük yaşlardaki çocukları etkilemeye yönelikti; bazı batıl inançlara göre, Yahudi olarak büyütülmeleri halinde bu çocukların hiç ölmeyeceğine inanılıyordu. Yahudilerdeki bu batıl inanç o denli güçlü idi ki, Mekkeli ilk Muhacirler buraya geldiklerinde, Medine’de uzun bir süre Yahudilerin büyü ve sihir yaptıklarına ve bunun sonucu olarak, Müslüman Muhacir kadınların kısırlaştırıldığına inanılmıştır. Yine rivayet edildiğine göre, Resulullah (AS)’ın kesilmiş saçlarından bir kısmını ele geçiren bir Yahudi, bunlarla hazırladığı bir kara büyü703 sayesinde Resulullah (AS)’ı bir süre etkisi altında bırakmıştı (Buhârî, 76: 47, 49: 50). Ancak bilindiği gibi, Yahudi unsuru çok geçmeden şehirden silinip gitmiştir.

1874. Aynı zamanda şehirde nereden geldikleri hiç bilinmeyen az sayıda siyahî kölelere de rastlanmaktadır. Bunlar bilhassa şehre oyuncu ve profesyonel dansçılar temin ediyorlardı.

1874/1. Resulullah’ın Medine’ye gelişiyle birlikte, Müslüman olmuş Mekkelilerin çoğu bu Hicret hareketine katılmış ve sayıları da yüzlerle ifade edilmeye başlanmıştı. Daha sonraları ve Mekke’nin H. 8 yılında fethine kadar Resulullah’ın uyguladığı politikalardan biri de (bk. § 358/1 ve 1806-7), ihtida etmiş bireyleri Medine’ye çekmek olmuştur. Bu göç politikası sonunda, Medine’de halk unsurunun çeşitliliği günbegün artmış ve böylece kabile ırkçılığına dayanan anlayış giderek silinmeye başlamıştır. (Saf kan bir Arap, Resulullah onları bağrına bastıktan sonra, bir siyahî ile kardeşlik ilkeleri doğrultusunda birleşmekten iftihar eder hale gelmiştir.) Bu Muhacirler, başlı başına bir grup oluşturmakla birlikte, sonuçta aynı mahalleye yerleşerek birbirlerine komşu oluyorlar, ya da yeni bir mahalle kuruyorlardı. Samhûdî’ye göre (I, 757-765), bu şekilde Medine’de şu kabilelere ait yerleşim bölgeleri (menziller; çoğulu: menâzil) oluşturulmuştu: Gıfâr, Leys ibn Bekir, Damra, ed-Di’l, Afsâ (Eslem), Muzeyne, Cuheyne, Balî, Kays ibn ‘Aylân (Eşca’), Cuşam, Ka’b ibn ‘Amr (Mustalik). Resulullah Medine’ye Hicret ettiğinde, şehirde toplam 10.000 kadar insanın yaşamakta olduğu ve bunun yarısını Yahudilerin oluşturduğu hesaplanmaktadır. Vefat ettiği sırada ise, bir avuç (görünüşe bakılırsa onbeş kadar) Yahudi dışında, şehrin nüfusu, yaklaşık 15.000’i bulmakta idi.

1875. Şehirde deve kervanlarının hemen her gün uğradığı geniş ve boş bir alan (merbed) bulunuyordu. Eskiden burada yılda bir kurulan ticaret fuarı, İslâmî dönemle birlikte muhtemelen ortadan kalkmıştır. Bunun yanı sıra şehirde bir çok pazar yeri ve çarşı bulunuyordu: Nabatlı tüccarların yönetimindeki Sûku’n-Nebît ve Sûku Benî Kaynukâ gibi. Halkın çeşitli alışverişlerini yaptığı başka fuarlar da mevcuttu. Samhûdî (2. bs., s. 747-48), şehirde eskiden beri var olan pazar yerlerinin yanı sıra, bizzat Resulullah tarafından kurulan bir takım yeni pazar yerlerinden de bahsetmektedir. Yine bir gün, Benû Sâ’ideler için bir pazar yerini hizmete açmıştı. Kabileye ait bu boş arazi, o güne kadar mezarlığın genişletilip büyütülmesine tahsis edilmiş olup, aynı zamanda kadınlar, gecenin karanlığında buraya tabiî ihtiyaçlarını gidermek için gelirlerdi. Aynı şekilde, Resulullah, Müslümanlar için merkezî bir pazar yeri daha kurmak istemiş ve bunun için önce belirli bir yer tespit etmiş, ancak seçtiği araziye Yahudilerin önde gelenlerinden Ka’b ibn Eşref şiddetle çıkmış, hattâ bu pazarın ilk dükkânı olarak hizmet veren bir çadırın iplerini kesecek kadar haddini aşmıştı. Bunun üzerine Resulullah (AS) şöyle demiştir:

           “Şimdi gidip, onu daha çok kudurtacak bir yer seçeceğim (bu, onun saldırılarından emin ve uzak, belki de Yahudi pazarının hemen yanında bir yer olacak).”

           Daha sonra buraya tüccarları çekebilmek için şöyle buyurdu:

           “Bu pazarda kesinlikle hiçbir kimsenin adına önceden yer ayırtmayınız; her gün ilk gelen kimsenin yerleşebilmesi için her yer boş kalsın, her gün kim erkenden ilk olarak buraya gelirse(istediği yeri seçip yerleşsin). Ve bu pazarda herhangi bir gümrük vergisi de tahsil etmeyin.”

           Kendisi de eski bir kervan tüccarı olan Resulullah, bu mesleğin toplumdaki önemini çok iyi biliyor ve belki de henüz işsiz durumdaki Müslümanları giderek bu mesleğin içine çekmek ve böylece onları Gayrimüslim kapitalistlerin baskısından kurtarmak istiyordu. O dönemde yollardaki hareketlilik oldukça sınırlı olmasına rağmen, Resulullah, yeni evler inşa edilirken, sokakta farklı yönlerden gelen iki yüklü devenin geçişine imkân verecek kadar genişlik bırakılmasını emretmiştir.704 Ovadaki yetişmiş ağaçların kesilmesini yasaklamış, hatta yeni ağaçlar dikilmesini tavsiye etmişti.705 Müslim’e göre (Sahih, “Hac” bölümü, 15/472, Nº 1372), Resulullah, Medine’nin çepeçevre etrafında, iki yerleşim birimi arasında (berîd fî berîd), enine ve boyuna birer günlük yolculuk süresi bulunan yaklaşık 20 km.lik bir mesafe bırakılmasını söylemiştir. Ebû Dâvûd’daki rivayete göre (Menâsik, 11/95), koruma altına alınan bu bölgede ağaç kesmek ve avlanmak da yasaktı. Kendisi bir yandan dürüstçe yapılmasını istediği ticaretle ilgilenirken, bir yandan da ziraatle meşgul oluyordu. Medine’deki ziraî faaliyetler, hurma ağacı yetiştirmekle sınırlıydı ve halkın en büyük derdi bu ağaçların sulanması idi. Resulullah Muhammed (AS), daha önce açılmış bir su kuyusunun hemen yanı başında bir başka kuyunun açılmasını yasaklamış ve kuyular arasındaki asgarî bir uzaklık tespit etmiştir.706

1876. At yarışlarına mahsus belli bir hipodrom bulunmamakla birlikte, şehir ahalisi, sık sık at yarışlarına giderdi. Resulullah zamanında, bir kısmı at yarışları için ve bir kısmı da başka amaçlarla olmak üzere iki tür at yetiştirildiğini biliyoruz. Deve, eşek ve hattâ insan yarışları da yapılmakta idi. Yukarıda sözünü ettiğimiz kervanların gelip konakladığı boş alan, bu tür yarışlarda da kullanılıyordu. Kimi zamanlar Resulullah buraya bizzat katılır ve kazananları tespit eder, onlara çeşitli ödüller dağıtırdı. (Şe’mi bize bu yarışları uzun uzun tasvir etmektedir.707) Bu yarışlarda aynı anda kaç at koştuğunu bilmiyoruz. Ancak kaynaklarımız, ilk beş dereceye girenlere hurma vb. ödüller verildiğini belirtmektedirler. Elbette, Kur’an’da kesinlikle yasaklanmış kumardan başka bir şey olmayan “bahis”, ne at yarışlarında ve ne de başka spor dallarında söz konusu olmazdı.

1877. Resulullah, gençler arasında çeşitli yarışmalar düzenleyerek okçuluk sporunu özendirmeye çalışıyordu. O devrin sporları arasında, bir tür mızrak fırlatma oyunu olan ve zenciler arasında oldukça yaygın olan dirkele708 ile, futbolu andıran ve Mekke ve Medine’de oynanan709 kurrek yer almaktaydı. Kaynaklarda belirtildiğine göre, “Resulullah bir gün içlerinden hangisinin daha kuvvetli olduğunu öğrenmek için (büyük) bir taşı yerden kaldırmaya çalışan bir grup insanın yanından geçmiş ve bunda hiçbir sakınca görmemiştir.”710 Güreş de oldukça yaygındı: Şampiyon Rukâne, Mekke’de bu spor dalında ünlü idi. Medine’de de gençler, askeri seferlere katılabileceklerini Resulullah’a kanıtlamak için sık sık güreşe tutuşurlardı. Zira daha genç yaştakiler kendilerinden büyüklere üstünlük sağlayabildikleri takdirde, gönüllü olarak askerî seferlere katılma hakkını elde ediyorlardı.711

1877/1. Şehir henüz çok ilkel bir durumda idi ve yoksul köylere has özelliklerini koruyordu. “Ev” denilen yerler genellikle hurma dal ve yapraklarından yapılmış kulübelerden başka bir şey değildi. “Aydınlatma araçları” da oldukça basit idi: İçine yağ konulmuş küçük bir tabak ve içine bükülüp fitil haline getirilerek daldırılan küçük bir bez parçası. Resulullah bunların yatmadan önce söndürülmesini tavsiye ederdi. Bir defasında ihmalkâr bir sahabe bunu söndürmeyi unutmuş ve daha sonra bir fare yanmakta olan paçavrayı götürmeye kalkınca içindekilerle birlikte barakanın tamamen yanmasına yol açmıştı (Buhârî, 79/49/2). Bir gün Resulullah’ın başından buna benzer bir olay geçmiştir: Yine namaz kıldığı bir sırada, bir fare lambanın fitilini götürmek istemiş ve Resulullah (AS) daha farkına varmadan namaz kıldığı seccadenin bir bölümü yanmış, ancak ateş zamanında söndürülmüştür (Kastallânî, Şerhu’l-Buhârî, Bulak bs., IX, 169).

1878. Kadınlar sporla pek ilgilenmezlerdi. Resulullah, hanımı Ayşe ile evlilik hayatlarında iki kez yarış yapmış, bunlardan birincisinde Ayşe Resulullah’ı geçip yarışı kazanmış, ancak ikinci kez, aradan birkaç yıl geçip de kilo alınca, bunun tersi olmuştur. Ümmü Suleym ve Ümmü Haram adlarında iki kız kardeş, tıpkı erkekler gibi, savaşlarda etkin görevler üstlenmişlerdi. Resulullah’ın halası Safiyye de, bir defasında bir kalenin savunmasına katılmış ve tek başına bir düşman askerini öldürmüştü. Ancak kadınlar askerî seferlerde daha çok aşçı, hemşire, gözcü gibi diğer geri hizmetlerde görev yaparlardı.

Linkback: http://www.dinogretmeni.com/ansiklopedik-bilgi/bassehir-t2133.0.html


  • kalp
Ahmet79
Çevrimdışı
*
İleti: 50
Teşekkür Aldı 13

xx
Ynt: Başşehir
« Yanıtla #1 : 17 Kasım 2015, 17:25:26 »
Allah razı olsun.

  • tugra
Fazlı
Çevrimdışı
*
Cinsiyet: Bay
Din Öğretmeni
İleti: 19
Teşekkür Aldı 5

xx
Ynt: Başşehir
« Yanıtla #2 : 01 Aralık 2015, 23:54:46 »
Yüreğine sağlık.



Paylaş deliciousPaylaş diggPaylaş facebookPaylaş furlPaylaş linkedinPaylaş myspacePaylaş redditPaylaş stumblePaylaş technoratiPaylaş twitter
 

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Kullanıcı Bilgisi

 
 
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
  Yandex.Metrica